Senin mucizen içinde: Yapman gereken tek şey doğru yere bakmak

Yoga asana (pozları) pratiği; size daha fazla esneklik verebilir, güveninizi artırabilir, dolaşımınızı iyileştirebilir, daha iyi kas tonusu oluşturabilir, enerji seviyenizi artırıp, stresinizi azaltabilir ve zihninizi sakinleştirebilir.

Tüm bunların ötesinde yoga bir dikkat verme; bir farkındalık sanatıdır. Yoga pratiğinde duyumlarımızın önemi büyüktür. Duyu organlarımız yaşamla kurduğumuz ilişkide çok büyük rol oynar. Dış dünyada olanlarla beynimiz arasındaki bağlantıyı kurmaya destek olmak onların görevidir. Zamanımızın büyük kısmında, yaşamlarımızı güvende, sağlıklı ve belki de amaçladığımız gibi devam ettirebilmek için dışarıda olanları duyu organlarımızla algılayışımız ve zihnimizle yorumlayışımız büyük önem taşır.

Yoga pratiği sırasında dış dünyadan gelen sinyalleri algılamak yerine, pozların ne kadar sakin ne kadar aktif, ne kadar durağan ne kadar güçlü olduğu fark etmeksizin dikkati içeriye doğru çevirmeyi ararız. Zihin ve beden birlikte çalışırlar ve yoga tüm bu yönleriyle diğer egzersiz türlerinden ayrılır.

Yoga pozlarına girerken ve çıkarken değişen nefesin ritmi ve değişen beden duyumları ile bağlantıda olmak birinci önceliğimizdir. Yoga, duyumlarımız vasıtasıyla farkındalığa özenli bir davet sunar.
Koklamak, dokunmak, duymak, tatmak, başka bir konunun başlığı olabilecek 6. his.
Ve görmek…

Görmenin aracısı gözler, gözleri dış dünyaya açılan birer enerji kürecikleri olarak düşünebiliriz. Gözler nereye doğru bakarsa enerjimiz de oraya doğru akacaktır. Bundandır ki bir dilek tutmak niyeti gibi içe dönmenin gerekliliğini hissettiğimiz durumlarda istemsizce kaparız gözlerimizi. Meditasyon pratiğinde de olan tam da budur. Meditasyon, uyku haricinde yaşamın büyük çoğunluğunda dışa açık olan gözlerin içeriye doğru açılmasına bir davettir.

Yoga ve meditasyon pratiği söz konusu ise vakit içeriden gelen sinyallerle de iletişim kurmak vaktidir. Bu noktada duyumlarla olan ilişkiyi kendi beden sınırlarımız içinde tutmaya bakmak önem taşır.
Bakmak…

Sözlük anlamıyla; bakışı bir şey üzerine çevirmek. Gözlemek, seyretmek. Bir başka manada; birinin veya bir canlının sağlığı, afiyeti ile ilgilenmek, ona özen göstermek, beslemek belki büyütmek. Bakmanın her manasında enerjiyi bir yöne dikkat vererek çevirmek var.

2007 yılında gazeteci Gene Weingarten tarafından düzenlenen toplumsal deneylerin birinde dünyaca ünlü kemancı Joshua Bell değeri 3.000.000 usd’ın üzerindeki kemanı ile Washington metrosunda, metronun en yoğun saatlerinden birinde yaklaşık 40 dakika aralıksız olarak devam eden bir konser veriyor. Binin üzerinde insan önünden geçip gidiyor. Geçenlerden sadece 7 tanesi dinlemek için durmasına rağmen çok da uzun kalmıyorlar. O dönemde bir konser bilet fiyatı 100usd olan sanatçı zar zor birkaç dolar bahşiş toplamayı başarıyor. Yaklaşık 40 dakikanın sonunda günün en kalabalık saatlerinde, şehrin en kalabalık yerinde, kimsenin alkışlamadığı, kimsenin fark etmediği dünyaca ünlü bir sanatçının verdiği tamamen ücretsiz bir konser sessiz sedasız tamamlanmış oluyor.

Bu sosyal deneyin de açıkça ortaya koyduğu gibi günlük yaşantımızın meşguliyeti bazen bizi etrafımızdaki güzel ve mucizevî dünyayı fark etmekten alıkoyabiliyor.

Peki ya biz aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Gerçekten? Gözlerimizin çevresindeki kırışıklıkları mı? Tam ve bütün halimizle güzelliğimizi mi?

Karşımızdaki birine baktığımızda ne görüyoruz? Bizi rahatsız eden özelliklerini mi? Hayatımıza kattıklarını mı?
Geleceğe baktığımızda ne görüyoruz? Gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz şeylere dair kaygıyı, endişeyi, bilinmezliğin korkusunu mu? Henüz yaşanmamış ama yaşanabilecek güzel günlerin heyecanını mı?
Peki ya geçmiş? Pişmanlığı mı görünür kılıyor yoksa bu yaşımıza dek tek tek aştığımız zorlukların haklı neşesini mi?

Eğer her gün, her an gerçekten bakarsak, dikkat verebileceğimiz minibüste yan koltuğumuzda oturan sıradan bir kadının giydiği sıradan elbisenin en sevdiğimiz renk olmasından tutun da, bir çocuğun koşulsuz ve sonu yokmuşçasına içten gülüşüne, ağaçların, yeşilin renklerine ya da bizzat yaşantımızın her anında özel bir çabamız olmadan akmaya devam eden kendi nefesimize kadar olağandışı bir sürü mucizeyi görebiliriz.

Bu etrafımızdaki güzellikleri görebilmek onlara doğru bakabilmek için öylece durmalıyız, hayatlarımızı ertelemeli, işimize, randevularımıza geç kalmalıyız anlamına gelmiyor.

Şu an bu makaleyi okurken belki Joshua Bell deneyi, belki yukarıdaki birkaç soru bir farkındalık kapısı açmış olabilir. Üstelik sessiz bir alan, bir bağdaşa oturma hali ve belki sanıldığı üzere bir mum bile yakmaya gerek olmadan.

Ancak zihnin ve bedenin birlikte çalıştığı tüm pratiklerde olduğu gibi pratiğini yapmadan kitaptan okuyarak bu deneyimi hayata geçirmek mümkün değildir. Bisiklete binmeyi, araba kullanmayı, yüzmeyi, vb. lerini öğrenirken pratiğin süresinin ve sıklığının önemini kendi deneyimlerinizle mutlaka tecrübe etmişsinizdir.

Bakmak eylemimize samimi bir dikkat katabilirsek eğer etrafımızda her zaman heyecan verici bir şeylerin olduğunun, yaşandığının farkına varabiliriz. Bunun için Joshua Bell gibi birinin metro istasyonunda konser vermesini beklemek zorunda değiliz.

Düzenli yoga ve meditasyon pratiği bizi bu alana taşımaya destek sunacaktır.

Neyi beslersek o büyür…
Sevgiyle
* Sosyal deneyin daha detaylı açıklamasını okumak isteyenler için buraya bakabilir.

Birce Sinem Tezer
Merhaba, ben Birce. Yoga ile lise yıllarımda tanıştım. 200 saatlik temel eğitimimi 2014 yılında aldım. İçlerinde Godfrey Devereux gibi pek çok kıymetli eğitmenlerin olduğu ... Devam