“Gitmek” sadece gidince mi hak eder bir eylem olmayı?

İlkokul sıralarından beri aklımıza kazınan bir cümle ile açıyorum bugünkü yazımı: “Türkler göçebe bir topluluktu“. Sonra şarkılarımızdan birisi geliyor aklıma; “alırım başımı giderim efeler gibi hey!“. Kitaplarımızdan da bir tane; “git kendini çok sevdirmeden!“. En son Feridün Düzağaç’ın isyanını duyuyorum; “Gitmek çözecekse ve biri gidecekse, buralar gitsin, sen gitme!“.

Gitmek üzerine kurulu hayatlar kuranlardan mısınız?

Evet, neden hep sen gidiyorsun, ben gidiyorum ki? Buralar gitsin artık! Değil mi ama?

Gitmek üzerine kurulu hayatlar kuranlardan mısınız? Kalıcı bir şey yaparken sonunda giden mi oluyorsunuz? Gelecek planlarınız gitmek konulu mu? En basiti, yaşadığın evden bile birkaç günlüğüne gidince, “ohh be!” mi diyorsun? Belki sevgilinden bile gidince, bir nefes alıyorsundur? Ya da bir projeden çekiliyorsun ve kocaman bir “oooh bee, dünya varmış” mı? Yani her şeyin sonunda gitmek var ise, neden başlıyorsun? Yarın yine başlayacaksan, sonunda yine gidecek olduğunu biliyor musun?

Nereye gidiyorsun? Biliyor musun nereye gitmek istediğini? Bilmiyorsun… Kabul edince hafifleyebiliyorsun sadece. Ben mesela, ben de bilmiyorum. Sonsuz bir gitmek dürtüsü var bildiğim, kendimi de bildiğimden beridir süregelen. Hiç azalmayan, dönem dönem artan, arttıkça kabaran, derya deniz gitmeler… Yaşadığım evlerden yaşadığım semtlerden bile bir süre sonra gitmeye kalkışan ve sonunda giden de! Gittikçe, gitmelere düştüğünün farkında bile olmayan. Demek ki gideceğim yerler bunlar değil diyorum, çok deniyorum, hep deniyorum. Sonra bir şekilde bir zaman geliyor ve bir yola daha giriyorum ve içime gidiyorum. Gitmek mi denir, dönmek mi? Soruyorum, ama gidiyorum da bir yandan. Sessizce, oturuyorum. Bir saat iki saat derken meditasyonlarımda da gidişlerim oluyor. Açtığımda gözlerimi, huzurluyum da aslında buralarda. Ama “ya, oralarda olsaydım?“lar başlıyor. Günlük hayatın kaosunda sürüklenirken, arka planda çalışan bir gitmeler var, programlıyor sürekli, olasılıklar hesaplıyor. Tutunduğun tek şeyin gitmek olması gerçekliğini yaşıyorsun. Gidince ne olacak acaba? Bilemiyorsun da. Tam olarak gidince ne olacak? Kocaman bir boşluk, bir hiçlik belki de.

Gelecek planlarınız gitmek konulu mu?

İstediğin yere git, km’lerce uzaklara, okyanusları aş, git gidebildiğince, için de seninle gelmeyecek mi? İçindeki o dengeyi bulmadıkça, gitmelerin de fayda vermeyeceğini bilerek bazen, gitmeye kaçıyor zihnim. Bu belki daha çok kendime gitmeyi perçinliyor. Önce biraz sarsıyor ki, toparlansın. Hep öyle değil midir hayatta her şey düşündüğümüzde? Bu yol katman katman..

Belki atalarımızdan yadigar, genetik, belki ilkokul sıralarında göçebeliğe şartlandırıldı zihinlerimiz istemeden, bir gitmek kelimesi ile yoğruldu hayatlarımız belki. Belki de alakası yok. Bilinmez… Ama gitmelerden gitmek beğenmekteysen, kendine de uğraman gerekiyor bu yollarda.. Bu yollar hep senden geçiyor, sana çıkıyor. Attığın her adımda seni görüyorsun karışında, döndüğün her kavşakta sen varsın. Demem o ki; gitmeye değer. Ne demiş Mevlana; “Bu senin yolun yalnızca. Başkaları seninle yürüyebilir, fakat hiç kimse senin için yürüyemez…” 

Ve  farz et ki, yazdıklarımı anlayabildin. Ya anlayamadıkların? Ya yazıp da sildiklerim? Ya yazamadıklarım?

Şimdi sen yaz… Haydi, sen çiz.

 

İlginizi çekebilir: Zaman akarken ne aynı kalabilir ki değişmeden?

Şebnem Pınar
Merhaba! Yazılarımda benim 'anlama yolculuğumu' okuyor olacaksınız. Beni anlamak için yazan birisi olarak tanımlamak da isteyebilirsiniz. Şimdi daha önceden edindiğiniz tüm varsayımları ve okurken ... Devam