Yalnız hissetme sendromu ve yalnızlıktan korkmamızın altında yatan 3 temel neden

Uzun zamandır yazmaktan hatta beynimdeki soru işaretlerini sorgulamaktan bile çekindiğim bir konu bu “Neden sürekli yalnız hissediyoruz?”.

Bunca kalabalığın, hareketliliğin, her şeyin fazla fazla oluşunun arasında son yıllarda hiç hissetmediğimiz kadar yalnız hissediyoruz kendimizi. Bazen daha az keyif alabileceğimizi bilmemize rağmen sırf ‘daha az yalnız hissetmek’ adına zevk almadığımız insanlarla, yapmış olmak için yaptığımız aktivitelerde buluyoruz kendimizi. Mutlu hissetmediğimiz kalabalıkların arasında ruhlarımızın yalnızlık hissiyle kayboluyoruz.

Artık yalnız kalmaya, ruhumuzu dinlemeye daha fazla ihtiyacımız varken neden bundan bu kadar kaçma isteği duyuyoruz?
Neden peki? Yalnız kalmaktan içten içe bu kadar korkmamızın altında yatan sebepler neler?

Son yıllarda değişen dünya düzeninde, aslında daha fazla yalnız kalmaya, ruhumuzu dinlemeye ihtiyacımız varken neden bundan bu kadar kaçma isteği duyuyoruz?

Sosyal medya: Herkes çok mutlu bildiğiniz gibi sosyal medyada. Herkes her zaman çok kalabalık ekiplerle, neşeyle, sevinçle, yeni bir şeyler deneyimliyor. Bu deneyimlerin her anında da durmaksızın paylaşımlar yapıyor. Adeta ben daha keyifliyim, ben daha fazla eğleniyorum yarışı içinde kaybolmuş durumdayız son yıllarda. Yalnız kalmak adeta çok da kabul görmeyen bir şey yarattığımız bu sanal paylaşım dünyası içerisinde. Kalabalıklar içerisinde dertsiz tasasız eğlenmenin yanında yalnız kalıp ‘depresifim ve sosyal değilim’ görüntüsü vermek birçok insanın kaçtığı ve içten içe o karede bulunmak istemediği bir durum.

Başkalarına çok da bir şey kanıtlama ihtiyacı hissetmeden, paylaşım yapacaksak da bunu gerçekten isteyerek yapmaktan yanayım. Yalnız ya da değil.

Hiç bitmeyen “hep çok yoğunum” hissi: Etrafıma bakıyorum da kendim de dahil olmak üzere herkeste hep bir yoğunluk ve bir şeylere yetişememe, her zaman bir şeylere geç kalmış olma hissi söz konusu.

Zaman yönetimi konusunda o kadar baskı altındayız ki kendi başımıza kaldığımız, yalnızken kendimize ayırdığımız zaman bize çoğu zaman boşa harcanmış vakit gibi geliyor. Ne acı. Oysa ruhumuzun daha iyi hissetmesi, kendini anlaması, tartması için tek başımıza kalmamız gereken anlar olmalı hayatta. Kendimizi bulmak ve hayatlarımızda doğru kararlar verebilmek için beynimizdeki sesleri dinleyebilecek yalnızlığı yaratamazsak tüm o stresin, yoğunluğun, bitmek bilmeyen rutinin içinde kaybolmuş olmaz mıyız?

Bunca kalabalığın, hareketliliğin, her şeyin fazla fazla oluşunun arasında son yıllarda hiç hissetmediğimiz kadar yalnız hissediyoruz kendimizi.

Sorunlardan ve kendimizle yüzleşmekten kaçma isteği: Hepimize ara ara olur bu; bir sorunla karşılaştığımızda kafamızı iki yana sallayıp sanki o olay aslında hiç olmamış gibi davranmaya çalışır, yolumuza devam ederiz. Sevmediğimiz ya da rahatsız olduğumuz bir şeyi televizyonda görüp kanalı değiştirmek gibi bir şey bahsettiğim his. Yalnız kaldığımızda biliyoruz ki; o düşünmekten, yüzleşmekten kaçtığımız, korktuğumuz şeylerle baş başa kalacağız. Oysa ki kaçmasak, kendimize yarattığımız o anlarda aynaya bakabilsek, bu kaçmama durumunu sürekli hale getirsek bir çok şey çok daha kolay çözüme kavuşacak içimizde. Yalnızlığımızda şifa bulacağız.

Kendimizle daha çok zaman geçirebileceğimiz, kendimize verdiğimiz kıymeti gösterebileceğimiz zamanlar yaratmayı bir alışkanlık haline getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Kendimizi kahve içmeye çıkarıp, çantamızda kalmış o kitabı okumak, defterimize hislerimizi karalamak, tek başına tatile çıkıp baktığımız bir resimde kaybolmak… Benliğimiz kendimizden, yalnız kalma ihtiyacımızdan kaçmadan bütün bu deneyimleri yaşamayı hakediyor.

 

İlginizi çekebilir: Siz hiç “korkmaktan” korktunuz mu? 

Merve Kesat
2010 yılında Koç Üniversitesi İşletme bölümden mezun oldu. Yaklaşık 6 senedir aktif bir şekilde iş hayatında. Çocukluğundan beri kitap tutkusuyla yaşıyor, kitap biriktiyor; en ... Devam