Bahane savar biriyle tanışmaya ne dersiniz?

Zaman zaman, kimi özelliklerden dolayı hayranlık duyduğum, bahane savar olarak çevremdeki herkesle tanıştırmak istediğim arkadaşlarımla röportaj yapmak pek hoşuma gidiyor. İstiyorum ki, duysunlar yaşadıklarını ve ‘Aa, gerçekten de isteyince, niyet edince oluyormuş.’ desinler. Mesela Pınar. Sicili pek temiz değil spor yapmak, koşmak için. Metabolizmasını alt üst edip, dengesini bozabilecek bir değil, birkaç hastalık sarmış vücudunun dört bir yanını. Minicik bir kızı var her daim ilgi bekleyen, kocası sürekli iş seyahatinde, aile büyükleri uzaklarda kimseden yardım isteyemiyor, ‘çocuk da kariyer de’ furyasına kapılmış başarılı bir iş kadını ve daha neler neler…. Ama yine de inat etmiş ve başarmış bir takım şeyleri. Gelin kendisinden dinleyelim olanları:

Seni kısaca tanıyabilir miyiz?

Ben Pınar Duman Erdem; heyecanlı, tez canlı, fazlasıyla iyimser tipik bir yay olarak, İstanbul’da iş- ev-çocuk üçgeninde koşturan bir kadınım.

Büyükşehir yaşamının getirdiği stresten fazlasıyla nasibini almış, her gün yaklaşık 80 km. yol yapıp, saatlerini trafikte harcayan, çocuk bakımı konusunda aile üyelerinden alabileceği hiçbir desteği olmayan ve bakıcı konusunda yüzü hiç gülmemiş bir beyaz yaka olarak hayatımı sürdürüyorum. Ancak her şeye rağmen biliyorum ki, sevdiğimiz bir şeyi yapıyorsak enerjimiz hiçbir zaman bitmiyor.

Koşmaya ne zaman başladın?

Tam 2 yıl oldu. Her şey Adım Adım oluşumuyla tanışmamla başladı aslında.

İlgili yazı: Adım Adım oluşumu ve koşunun iyileştirici gücü

2014 Avrasya maratonuna tam 6 hafta vardı. Ben aldığım kilolar ve doktorumdan duyduğum haberlerden dolayı oldukça üzgün ve hatta kendimi berbat hissettiğim bir dönemdeydim.

Uzun yıllardır haşimoto hipotiroid hastasıyım, zaman içerisinde buna bağlı olarak hipoglisemim ve insülin direncim gelişmişti. Tüm bunlara rağmen yine de sağlıklı beslenme konusunda kendime yeterince dikkat etmiyordum. Doktorumun ısrarla yapmamı istediği yüksek tempolu yürüyüşlere başlamıştım; ama onu da düzenli  yapamıyordum. Böyle gidersem şeker hastası olmam çok yakındı. Bunu bilen ben; kendimi daha kötü hissediyor, kötü hissettikçe daha çok yiyor, kilo alıyor ve bu kısır döngünün içinde dolanıp duruyordum, ta ki bir gün çalıştığım şirkette kurumsal takım olarak koşmaya karar vermiş arkadaşlarımla bir toplantıya katılana kadar. O gün kurucularından Renay Onur, bize Adım Adım’ı ve iyilik peşinde koşarak neler yapabileceğimizi anlattı. Çok etkilenmiştim.

Toplantı bitiminde arkadaşlarım maratonda tekerlekli sandalye iterek TOFD için bağış toplayıp, kaynak yaratmaya karar verdiler. Heyecanla izliyordum takımların oluşturulmasını; ama sesimi çıkaramıyordum. Olmazdı çünkü. O kiloyla ben yapamazdım, ayak uyduramazdım.

Son takımı oluştururlarken bir kişi eksik kalmıştı ve “Yok mu gönüllü olan?” diye soruyordu İK müdürümüz. Bana baktılar sonra “Yaparsın sen, yürüyüş yapıyorsun, haydi gel!” dediler. Korkarak “Tamam” dedim, ‘Yürüyerek bitiririm en kötü’ diye düşünerek. Her şey böyle başladı.

pınar duman erdem

Sonra neler değişti hayatında? Hem iş hayatı, hem aile/çocuk. Zor olmadı mı bunlarla?

Neler değişmedi ki?

Hemen o hafta antrenmanlara başladık. İlk denemede tempolu olmama rağmen sadece 500 mt. koşabilmiştim 🙂

Derken gün be gün arttı bu mesafe.

İşten çıkıyor, kızımı kreşten alıp, eve gidiyor, yemek yapıp, onunla ilgileniyor, o uyuduktan sonra da normalde hiç halim kalmadığı halde giyinip, koşuya çıkıyordum.

1 ayın sonunda hiç durmadan 5 km. koşar hale gelmiştim. Üstelik 3 kg. vermiş olmanın mutluluğunu da yaşıyordum.

6 hafta bu şekilde geçti. Çok ama çok heyecanlıydım, kampanyamız harika gidiyordu ve büyük gün gelince, heyecandan titreyerek gittiğimi hatırlıyorum başlangıç noktasına. O gün anladım ki; iyilik peşinde koşup da adımlarımıza  anlam katınca aşamayacağımız mesafe yokmuş.

İlerleyen günlerde de düzenli antrenmanlara devam ettim. Koşmak hem ruhuma, hem bedenime çok iyi geliyordu. Daha enerjik, daha neşeli, daha da iyimser bir ruh haline bürünmüştüm. Günümü daha iyi planlıyor, daha kaliteli vakit geçiriyor, her anlamda çok daha iyi yaşıyordum artık .

Koşmaya başladıktan sonra gittiğim ilk doktor kontrolümde tüm kötü değerlerimin iyileştiğini, en önemlisi de insülin direncini yendiğimi görünce doktorum “Git, ne yapıyorsan, yapmaya devam et” diyerek uğurladı beni odasından. 6. ayın sonunda tam 13 kg. vermiştim ve bir daha hiç geri almadım. Çünkü sağlıklı beslenmeyi, vücudumun ihtiyacı olmayan, ona yük olan şeyleri yememeyi öğrenmiştim.

Ve gittikçe artırdım mesafeleri. Birinci yılın sonunda artık yarı maratonu rahatça koşuyor, ara ara arazi yarışlarına bile kaydoluyor, patika koşularının da zorluklarını tecrübe ediyordum. Tam da bu zamanlarda ailece kötü dönemler geçirmemize rağmen planlarımdan şaşmadım hiç. Eşimin ebeveynlerini yakın aralıklarla ve zor hastalıklar nedeniyle maalesef kaybetmiştik. Ancak bu iki yıl boyunca ne kızımı, ne aile yaşamımı, ne de sorumluluklarımı ihmal etmeden, en imkansız zamanlarda bile sabahları çok erken kalkıp antrenmanlarımı yaptım.

‘Arayınca bahane çok ama isteyince de yapamayacağımız şey yok’. Bunu sürekli hatırlatıyorum kendime.

İstanbul Maratonu’nda 42 km. koştun. Bu senin ilk maratonundu. Nasıl bir hazırlık süreci yaşadın?

pınar duman erdem

Bu yıl Runatolia’da ikinci yarı maratonumu, hemen ardından birkaç ultra maratonda 30k ve üstü mesafeyi koşunca ‘Artık maraton koşabilirim’ diye düşündüm ve en yakın maraton olan İstanbul Maratonu’nu hedefledim. Ve hemen ardından da pek hoş olmayan bir haber aldım.

Yaz başında 3 ayda bir rutin kontrollerimi yapan endokrinoloğum, son bir kaç aydır bazı değerlerimin ciddi bir şekilde düştüğünü gözlemledi, bunun ardından takviye demir ve D vitamini almaya başladım. Doktorum takviyeye rağmen değerlerin daha da düştüğünü, üstelik tiroid değerlerimin de düzenli ilaca rağmen bozulduğunu görünce ileri tetkik istedi benden. Endoskopi ve kolonoskopi yapıldı acilen; sonuç çok şaşırtıcıydı. İnce bağırsakta doku bozulması görülüp, parça alındı sonra. Biyopsi sonucu geldi ve doktor; “Sen çölyaksın” dediğinde ağlayarak çıktım odasından.

Hastalığın ne olduğunu biliyordum. Çok yakın arkadaşımın kızına aynı teşhis konmuştu ve onların yaşadığı sürecin yakın tanığıydım. İlk tepkim reddetmek oldu konulan teşhisi; her zamanki gibi beslenmeye devam ettim ve bu arada maraton antrenmanlarına başladım. Aylardan Ağustos’tu, biraz geç bile kalmıştım. 14 hafta vardı sadece Kasım başına.

Antrenman döneminde hava şartları çok önemli. Yazın o en sıcak ve nemli günlerinde nefes almak bile zorken, bizim 20-25k koşmamız çok zorlayıcı oluyordu

Ancak o kadar çok istiyordum ki, ilk maratonumu iyi bir şekilde koşabilmeyi. Ne tatillerde, ne de zorunlu seyahatlerde hiç aksatmadım programımı. Valize ilk olarak yerleştirdiğim şeyler hep koşu malzemelerim oluyordu.

Günler geçtikçe bedenimle ilgili şikayetlerim daha da arttı ve ikinci bir doktor görüşünden sonra artık beslenme düzenimi değiştirmeyi kabul eder hale geldim. Bu arada maratona sadece 6 hafta kalmıştı. Durup, moral bozma zamanı değildi. Çölyakla yaşamayı öğrenecektim acele etmeden.

Maratona hazırlanırken hem heyecanımı, hem de motivasyonu artıracak pek çok güzel gelişme de oldu hayatımda. Keyfim yerindeydi. Günler geçiyor, Kasım ayı yaklaşıyordu.

13 Kasım sabahı aşırı heyecanlıydım. Gece hiç uyuyamamıştım. Sağanak yağmur arttıkça benim korkularım da arttı aynı oranda. Ama her şey diğer koşucularla bir araya gelince uçtu, gitti.

Herkesin ilk maraton için hiç tavsiye etmediği, koşudan soğuyacağımı söyleyip, vazgeçirmeye çalıştığı İstanbul Maratonu’nu 5 saat hedefiyle başlayıp, 4:24:25 ‘lik bir sürede bitirmeyi başardım. O kadar muhteşem bir duygu ki “Finiş anı anlatılmaz, yaşanır” diyebilirim sadece.

Çölyaktan sonra nasıl bir değişime uğradı günlük rutinin?

Ağır antrenman yaparken bir de beslenme kısıtım olunca başlarda çok zorlandım. Hatta maratona 3 hafta kala Kapadokya Ultra’da 36k koşarken o kadar bilinçsizdim ki, yiyecek planlamasını bile iyi yapamamıştım. İkinci kontrol noktasına dek çok iyi giderken, oraya girdiğimde koşucular için bir sürü güzel yiyecek hazırlanmıştı; ama benim hiç birini yiyemiyordum ve hiç yiyemeyeceğimi fark ettim. Yorulmuştum ve açtım. Psikolojik olarak o kadar kötü ve yetersiz hissettim ki kendimi, tuvalete gidip ağladım ve yarım haşlanmış patates yiyerek tam 14 dakika kaldım orada. Sonuçlar açıklandığında 6 dakikayla 3.lüğü kaçırdığımı görünce çok hayıflandım ama nafile.

Yoksunluk hissini başlarda çok ciddi bir şekilde yaşadım, karamsar biri olup çıktım, hiçbir şeyden zevk almıyordum. Niye böyle tepki verdiğimi de anlayamıyordum aslında; sanki aşırı miktarda unlu gıda tüketen biriymişim gibi. Yasaktan dolayı normalde hiç yemediğim şeyleri canım çekiyordu. Yıllardır paketli gıda yemem, rafine şeker tüketmem, kızıma da yedirmedim; ama şimdi sanki hiç doymuyordum ve sürekli bir şeyler yeme ihtiyacındaydım.

Dışarıda çok zorlanıyordum (hala zorlanıyorum); ancak kabullendikçe ve öğrendikçe  daha kolay olmaya başladı her şey.

Diyetin başlarında şöyle bir şey yaşadım:

Yaklaşık bir yıl önce kendi ekmeğimi kendim yapmaya başlamıştım, ekşi mayamı da üretmiştim ve günden güne harika oluyordu ekmeklerim. Çölyak durumum ortaya çıkınca kızımı ve eşimi bu çok sevdikleri lezzetten mahrum etmeye hakkım yok diye onlara ekmek yapmaya devam ettim elbette. Bilenler bilir; pişerken tüm eve yayılan o kokuyu… Ahhh ekşi mayalı, mis gibi tam buğday ekmeğim. Bir gün ekmeği pişirdim, biraz soğuduktan sonra kalıbından çıkardım ve niye bilmem, koca somuna sarıldım o anda, kokladım, öptüm, tezgaha bıraktım. O sırada eşim görmüş beni, gözleri dolu dolu olmuş, “Bir daha yapma n’olur biz de yemeyiz, olur biter.” dedi. Sanırım eski hayatımdan en çok özleyeceğim şeylerden biri ekmek yapmak olacak.

Gluten free hazır paketli ürünleri de tüketmemeye çalışan biri olarak sağlıklı, glisemik indeksi düşük, damak tadıma uygun şekersiz ve gluten içermeyen lezzetlerin peşine düştüm şimdi. Evde sürekli yeni şeyler deniyorum, gittiğim her yere kendi yemeğimi taşımaya çalışıyorum.

Ve kendimi hiç olmadığım kadar güçlü hissediyorum. Artık hiç karın şişliği yaşamıyorum, yemek sonrası rehavet basmıyor, çok daha zindeyim.

Eklemek istediğin bir şey var mı?

“Spor yapmak, koşmak özgürlüktür. Hiçbir şeyi düşünmeden atın adımınızı, bakalım neler olacak?” demek istiyorum. Ancak koşarak yapabileceğimiz çok daha güzel bir şey var, o da yardımseverlik koşusu yapmak. İyilik peşinde koşmasaydım bu kadar  süreklilik ve motivasyon gösterebilir miydim, bilmiyorum. O yüzden Adım Adım; ülkemize, toplumumuza değer katan bir oluşum. Bireysel olarak bana çok şey kattı, kendi gücümü ve istersem yapamayacağım hiçbir şeyin olmadığını fark etmemi sağladı. Hep diyorum, yine söyleyeyim; iyi ki varsın Adım Adım.

Kıvanç Ergun Koşucu
Kıvanç Ergun bugün bisikletin tepesinde, yarın ormanda çamurun içinde… Harekete, iyilik peşinde koşmaya doyamıyor, başkalarına çılgınca gelen şeyleri yapmaktan inanılmaz keyif alıyor. İflah olmaz bir spor tutkunu olan Kıvanç, ‘yükseklerde’ yaşamanın, hayattan keyif almanın yolunu sporda bulmuş ve her gün yeni alanlara kayıp, kendini bilinmezlerde kaybetmekten hiç ama hiç çekinmiyor. Yaşını başını almış ama adrenalin söz konusu olunca kendini alamıyor, aktiviteye dalıyor. 2013 İstanbul Maratonu’nda ilk maratonunu (42 km), 2014'te Frig Vadileri'nde ilk Ultra Maraton’unu (60 km) koştu. Ulaşım aracı olarak bisikleti kullanıyor ve bisiklet kullananların sayısını kültürel gelişmeyle eşdeğer tutuyor. Yazdığı yazılarda sınırları nasıl zorladığından, deneyimlerinden bahsederken, bir yandan da hareket etmemek için yaratılan bahaneleri çürütmekten büyük keyif alıyor. Yardımseverlik koşusunun Türkiye'de tanınmasını sağlayan Adım Adım Yardımseverlik Platformu'nda Marka ve İletişim Koçluğu görevini yürütürken, aynı zamanda TOG'un AA içindeki STK Sorumlusu ve gönüllü koşucusu olarak da devam ediyor yaşamına... Fotoğraf konusunda fena değildir, takip etmek isterseniz: instagram/kiverg